24 Haziran 2010 Perşembe

Takıldığım cümle

"En Sevgili" ve "Salât-ü Selâmlar"ı dinliyorum çoğunlukla. Her bir şiir, naat veya selam ayrı bir güzel Dursun Ali Erzincanlı'nın sesinden. Bir mısraya takıldım kaldım epeydir: "...yoksa bende senin sevgine istidat yok mu?". Diyorum ki eğer bende gerçek bir istidat olsaydı Sana akan, bu kadar ihmal eder miydim Seni? Yine adını her gördüğümde titremek, yerinden çıkacakmış gibi atan kalbimi elimle şöyle bir bastırmak ve adına salât ve selam göndermek ne tatlı olurdu. Ne kadarına vakıf olduğumuzu Allah (C.C.) bilir. Ben çok daha fazlasını istiyorum hâlâ: "yüzüne ve şemailine bizzat tanıklık etmek". Neden ashab-ı kîram hazeratının zamanına yetişemedik diye üzülüyor, sonra da layık olamadığım kadar belki de adını duymaya layık olmayanlara anlatırken bize "kardeşlerim" deyişini anlatırken kahroluyorum. "Kardeşin" olmaktan değil sümme hâşâ, olamamaktan yakınmam. Keşke "kardeşlerin" olmaya layık olabilseydik. Bazıları Seni dinlerken benden, lafı değiştiriyorlar "yine bu konulara mı geldi?" diye. Rahatsız oluyorum. Seni anlatmak, her fırsatta "O da öyle yaparmış" veya "Efendimiz de öyle demiş zaten" demek inan o kadar rahatlatıyor ki beni. Ama hasta bir insanın bazen duyduğu ferahlık gibi bir şey bu. Ben bu zevki her daim istiyorum. Kendim bile sünnetini uygulamakta aciz kalıp da bazı şeyleri unuttuğumda çok üzülüyorum.
Ve düşünüyorum işte böyle zamanlarda: "bende senin sevgine istidat yok mu?" diye. Ama bu istidat Seni görseydim doruğa çıkardı eminim. Bir defa olsun görebilseydim Senin o güzel cemalini!