22 Ekim 2009 Perşembe
Özür Dilerim Efendim
6 Mayıs 2009 Çarşamba
Efendim'e şikayet (3)
Efendim. Gönderdiğim selamı aldın mı? Rabb'im benden bahsetti mi sana? "Bazen huzura gelmede zorlanıyor, ama Ben ona karşı son derece merhametliyim" dedi mi sana. Haber verdi mi sana benden?
Biliyor musun Efendim; nefsim, bazen bana galebe çalıp, pek çok gereksiz şeyle oyalıyor beni. Sonra da onun isteklerini, İblis'in vesveseleriyle karıştırıyor, yapmamam gereken işlerle uğraşıyor, ahiret hayatımı boşluyorum. Hani insan yapmak istediği kötülerle yapması gereken doğrular arasında bocalar durur ya; öyle. "Bu kadar da boş olmamalıyım" diyorum kendi kendime. Ama nafile.
Bir de seni görmek ve seninle sohbet edip, senin mübarek sözlerinden feyz almak hayali ve isteği var ya; onu bile unutuveriyorum dalınca. Halbuki sen "Beni kendi nefsinden çok sevmedikçe gerçek iman etmiş olmazsın' diyorsun. Seni de halâ göremediğime göre, daha nefsime hakim olabilmiş değilim. Ben tabii ki dua ediyorum ama sen de bana kefil olsan da Rabb'im bana ve benim gibi düşünen kardeşlerime "nefsimize galib olup, seni, Efendimiz'i kendi nefsimizden çok sevmeyi" öğretse...
Haklısın; Rabb'in aynasına bakmadıkça Allah (CC)'ı göremeyiz, O'nu tanıyamayız, Rabb'i tanımadıkça nefsimize de hakim olamayız, nefsimize hakim olmadıkça da seni göremeyiz. Ama bizler, senin "kardeşlerim" demenle sürekli övünen ama kardeşin olmak için bir şey yapamayan, aciz ümmetinden zavallılar, günümüzde etrafımızda meydana gelen çok acı olaylardan müteessir ve bu yüzden de dünyaya çok bağlı acizler, Rabb'i görmek bir yana O'nu inkar edenlere bile bir şey diyemiyoruz. Ahir zamanın, müslümana eziyetini, yani ortaya çıkıp da "ben müslümanım" deme cesaretini bile yavaş yavaş yitiriyoruz. Ne olur Efendim, bizi yalnız bırakma ve bizi cesaretlendir. Yanımızda olduğunu bizlere daha çok hissettir. Sana öyle muhtacız ki...
12 Nisan 2009 Pazar
Efendim'e şikayet (2)
Efendim, daha bugün duydum. Kâbe'yi yakından gören şatolar inşa etmişler ve adlarını "İslâmi Burjuva" koydukları insanlara bu güzel evleri, kim bilir senin devrinin kaç altını veya kaç milyon dirhemi olan şimdinin bir milyon dolarına satacaklarmış.
Efendim, içinde ancak senin oturmaya layık olduğun cennet köşklerinin bilmem kaçta biri güzelliğe sahip bu şatoları müslümanların satın alacak olması bana öyle dokundu ki. Senin evindeki eşyan ne kadardı Efendim?
Efendim, bir de artık camileri öyle ihtişamlı ve pahalı yapıyorlar ki, insanlar içine girdiğinde dünya sevgisi kokluyor, Allah(CC)'ı unutuyorlar. Halbuki sen, Efendim, mescidini kendi ellerinle taşıdığın kerpiçlerle yapmış, içine de hasır serdiklerinde o hasırları fazla görmüştün, değil mi? Hatta Efendim, hani yıllarca o mescidde müslümanlara hitap etmek için üzerine çıktığın o kütüğü hatırladım. Sen, onu değiştirmek istediklerinde itiraz etmiştin, "gerek yok" demiştin de ashâbın sana "Ya Resulallah, artık sayımız çoğaldı, insanlar seni rahatça görüp işitemiyor" dediklerinde razı olmuştun. Ama bu sefer de o kütük ardından ağlamıştı. Sen ona "cennette bir hurma ağacı olacaksın ve müslümanlar seninle nimetlenecek" müjdesini verdiğinde susmuştu. Görüyor musun Efendim? Dayanamıyorum artık. Seni, ardından ağlayan kütük kadar tanımayan zamane müşrikleri atıp tutuyorlar, müslümanlar ise ihtişamlı mescidler yapıyorlar.
Özür dilerim Efendim. Seni şikayetlerimle sıktım biliyorum. Ama bana tavsiyelerini duyar gibiyim. Diyorsun ki:
"Bırak istedikleri gibi konuşsunlar ve istediklerini yapsınlar. Allah(CC)'ın onlara vâdettiği hesap gününe kadar zamanları var. Umulur ki tevbe ederler ve hidayete ererler. Sen onlar için dua et ki Allah(CC) da onları affedip hidayete erdirsin. Dünya zevklerine dalıp din-i mübinin adına "ılımlı, radikal" gibi, kendilerine de "islâmi burjuva" diye isim takan insanları görmezden gelme ama onlar için dua et. Senin görevin bildiklerini anlatmak. Önce kendini düzelt, sonra aileni, sonra da kendisine karşı sorumlu olduğun kişileri."
Ve sonra da ekliyorsun değil mi:
"Bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı."
Efendim'e şikayet
Salât-u selam, Allah(CC)'ın kulu ve resulü Muhammed(SAV)'e, O'nun âlinin ve ashâbının üzerine olsun.
Sana şikayetlerim var Efendim. Ahir zamanın, kullanmayı bilene nimeti, bilmeyene eziyeti ve felaketi olan bir aracı var. Hani senin, asırlar önce Mirac'dan yeryüzüne inip de müşriklerin seni sıkıştırdıkları bir anda, Mescid-i Aksa'nın pencerelerini görüp bir çırpıda sayıverdiğin mucizene benzeyen bir buluş. İnsanlar buna internet dediler. Bunu kullanmayı bilmeyen dinsizler hak din İslâm'a, kitabımız Kur'an-ı Kerîm'e ve Efendim, sana, saymakla ve tarifle mümkün olmayan küfürler edip, özellikle senin olduğunu iddia ettikleri, adına karikatür dedikleri rezil resimler çiziyor ve bunları ya yayınlıyor ya da dinsizlere satıyorlar. Seni karalayan yazılar yazıp, sana hakaret ediyorlar ve bizim elimizden bir şey gelmiyor Efendim.
...
Anlıyorum Efendim. Aynen sana Taif'te reva görülen zulme benziyor bu. Hani seni taşa tutmuşlardı, sana küfür edip mübarek yüzüne tükürmeye cüret edip seni yaralamışlardı da sen bir kenara oturup üzüldüğün anda Cibril-i Emîn(AS) gelmişti de "emret ey Allah(CC)'ın resulü, onları helak edivereyim" dediğinde sen Allah(CC)'ın mübarek ruhundan aldığın feyzle onlara merhamet etmiş ve şöyle demiştin: "Bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı."
Efendim, benden bu şikayeti duyduğunda da tepkin bu idi değil mi? "Bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı."
10 Nisan 2009 Cuma
O'nu Dinliyorum
8 Mart 2009 Pazar
"Hoş Geldin" mi "Hoş Bulduk" mu?
Asıl bizler, Dursun Ali Erzincanlı'nın tabiriyle "...varlık iddiasında küstah yoksullar...", O'nun bizi mübarek yüreğine davet etmesini umarak ancak O'na "Hoş bulduk ya Resulallah" diyebilmeyi dilemeliyiz.
Çağır bizi Efendim o mübarek yüreğine, çağır bizi Efendim mübarek Nur'una...
Senin doğumgünün zaten "kutlu". Feyz alabilmek ve dualarında yer bulabilmek niyazıyla Rab'den af diliyorum.
7 Mart 2009 Cumartesi
"O" bizimle...
Azgınlık ve sapıklıklarına bakıyorum da helak edilme nedenleri, şu an içinde yaşadığımız dünyanınkinin yanında solda sıfır kalıyor. Pek çok insan - ben de dahil - artık ne zaman helak olacağımızı, daha doğrusu kıyamet saati acaba yaklaştı mı korkusunu, gafil olmadığımız sakin anlarda da olsa düşünmekte. Kimileri diyor ki "altımızda yatan mübarekler olmasa...", kimisi de diyor ki "büyük alametler henüz çıkmadı, inşallah görmeyiz". Herkes bu büyük hoşgörünün sebebi olarak "evliya ve şehitleri" gösteriyor. Hem işlediklerimize hem de bu büyük lütfa ve izne bakıldığında ne evliyanın ne de şühedanın bizi kurtarabilmesi mümkün.
Hepsinin başımın üstünde ve gönlümde ayrı bir yeri ve kendilerine layık hürmeti var. Ama...
Allah (CC) "sen onların içinde oldukça onlara azab edecek değiliz" diyor ya!
İşte benim gönlüme, bu pis dünyanın içinde ferahlık veren bir duygu bu. "Efendimiz" ölmedi ve hala aramızda. Hem öyle böyle değil. Tarihe mal olmuş kişilerin arkasından konuşur da "ölmedi, içimizde yaşıyor" derler ya. Durum bundan daha farklı geliyor bana. "Efendim" hala aramızda. "Alemlere rahmet" bizim içimizde dolaşıyor ve her an bizi gözetleyip bizim için dua ediyor. Rabbim (sümme hâşâ) yalan söylüyor olmadığına göre azaptan ve yaklaşan kıyametten bizi az da olsa uzakta tutan bir "hatır" var ortada. Bizler O'nu unutsak da O bizi unutmamış demek ki. Demek ki hala, "kardeşleri"nin arasında. Bizi bu kadar yakın hissetmeyecek olsa, saadet asrında bizim için, hem de bu kadar günaha batmış gafiller için "kardeşlerim" deyip de ashabını kıskandırır mıydı?
Bırakma bizi ya resulallah! Çıkma aramızdan. Biz seni "gel, gel" diye beklerken acaba aramızda olduğunu nasıl düşünemeyiz? Biz seni unuttuk, sen bizi unutma. Duanı ve şefaatini biz zavallılardan esirgeme. Yüce Allah (CC) senin hatırın olmasa bu dünyanın altını üstüne çoktan getirirdi. Ne olur bırakma bizi! Bırakma ey Evrenin Efendisi!..
4 Mart 2009 Çarşamba
"O söylediyse doğrudur"
Öyle heyecanlanmıştı ki bunu herkese anlatmalı ve sevincini herkese haykırmalıydı. Nitekim öyle de yaptı. Müşrikler yine yapacaklarını yaptı: inkar edip alay ettiler. Bu seferki alay "göğe yükseliş"i koz olarak kullanıyor, Efendimiz'in itibarının artık yerle bir edilebileceği umudunu doğuruyordu. Hiç zaman kaybetmeden durumu Efendimiz'in sırdaşı ve en yakın dostu Hazreti Ebubekir'e (RA) anlattılar. Amaçları "bu kadarı da fazla" dedirtmekti.
Bu yazdıklarım tabii ki yeni bilgiler değil. Bunların çoğunu herkes bilir. Beni asıl "etkileyen" ve bu dünyada böyle bir "dost"um olmayışına yandıran asıl şey Hazreti Ebubekir'in (RA) tepkisidir.
Hazreti Ebubekir'e (RA), müşrikleri dinler. Derler ki: "Arkadaşın artık iyice delirdi. Baksana dün gece göğe yükseldiğini hatta Mescidi Aksa'ya bile gittiğini söylüyor."
Bu cümleleriyle bile Ebubekir'i (RA) etkilemiş olacaklarını düşünürken Ebubekir (RA) "bütün bunları O mu söyledi?" diye sorar. Cevap "evet" olunca gelen anlık, o hiç düşünmeden gelen cevap beni hep duygulandırır:
"O söylediyse doğrudur."
Ya rab! Keşke benim de böyle bir dostum olsaydı...
15 Şubat 2009 Pazar
Neden "El Emîn"?
"Emîn" oluşu sadece kendisine emanet edilen mala bağlı olsaydı, o zamanlar herkes ticaretle uğraştığı için "emin" olabilirdi. Demek ki bu öyle bir lakap ki sadece O'na takılmış ve bu gerçek günümüze kadar nakledilmiştir.
Günümüzde insanlara "geveze, kör, topal, çolak v.s" lakapları takılırken, ne mutlu o'na ki zamanının insanları hem de ilk defa müşrikler (Allah'a ortak koşan, O'na inanmayan, O'nu inkar eden) tarafından kendisine "el Emîn" denilmesi ne büyük şereftir.
O, Allah(CC)'ın sevgilisidir. O'nu kimse karalayamaz. O'nu karalamaya çalışan ahmaklar Allah(CC)'ın kendilerine verilen "akıl emanetine" sahip çıkamamış "emin" olmamış ve asla olamayacak olan zamane putperestlerinden başkası değildir.
8 Şubat 2009 Pazar
Nasıl Sevmeye Başladım?
Çok uzun bir süre taa üniversite bitene dek O'nu sadece son peygamber olarak bildim. O'nun farklı olduğunun farkına varamamıştım henüz.
Keşke annem ve babam O'nu bana anlatsaydı. Adından daha fazlasını öğretseydi. Keşke okulda herhangi bir öğretmenim bana sık sık O'ndan bahsedip beni hayata ta o zamanlar bağlasaydı.
...
Ta ki bundan sadece beş yıl kadar önce bir televizyonda Kutlu Doğum programını seyredene kadar. O'nu hiç bu kadar yakın hissetmemiştim kendime ve de kendimi O'na. Adeta yanımdaydı. Kocaman bir görüntü vardı O'nun adını gösteren. "Muhammed" (SAV) yazılıydı. Hayatımda hiç bir kelimeden bu kadar çok etkilenmemiştim. Bir şair çıkmıştı: Dursun Ali Erzincanlı. O'nu anlatan şiirini (Na't) okumuştu. O adam da öyleydi. Öyle bir anlatıyordu ki O'nu; adeta yaşıyor ve O'nu görüyordu.
Hani bazen özellikle ihtiyarlar O'nun adı geçtiğinde salavat getirirken, ellerini kalplerinin üzerine bastırırlar ya! İşte o an anladım bunun asıl nedenini. Çünkü o mübarek ismi gördüğümde kalbim yerinden fırlayacak gibi olmuş, küt küt atıyordu; ben ise dışarı çıkmasına engel olmak istercesine tutuyordum kalbimi.
Hani ilk görüşte aşk derler ya! Hani ilk aşkı böyle tadarsınız ya: dizlerinizin bağı çözülür de diliniz tutulur ya! Kalbiniz yerinden fırlayacakmış gibi atar ya! Galiba ben de O'nu ilk o gün hissettim ve O'nu sevmeye başladım.
Sizi seviyorum Efendim.
7 Şubat 2009 Cumartesi
Merhaba
Blog adresimden de anlaşılacağı üzere, amacım "Alemlere rahmet olarak gönderilmiş" kutlu kişiliği kendi cümlelerimle burada anmak, dinimiz İslam ile olan alakamı ve aslında bazen "ahir zaman alameti olarak görülen, inandıklarını rahatça söyleyememek ve inancının gereklerini rahatlıkla yerine getirememek" hadisesinden mütevellit duyguları bir nebze olsun yazılarla ifade edebilmek.
Yazılarımda sizlere ulaşabilmek ümidiyle...